Bugün ölüme bir gün daha yaklaştım. Ölüm artık benim için hiç olmadığı kadar yakın bir durumda. Gittikçe ölüme yaklaşıyorum. Yavaş ancak emin adımlarla ilerlemekteyim. İşte, bir gün daha sona erdi, güneş battı ve ay doğdu. Onlarca yeni hayat dünyaya gözlerini açtı, bu sırada onlarca hayat gözlerini yumdu bu dünyaya. Bilmem reenkarnasyona inanır mısınız? Eğer ki gerçekten de reenkarnasyon varsa öldüğümüz gün mü yeniden doğarız? Yoksa, öldüğümüz gün hemen mi yok oluruz? Başka bir ihtimal de mevcut: Ruh olarak kalma ihtimali. Belki de ruhumuz öldüğümüz yerde sıkışıp kalacaktır. Belki de özgür bir ruha sahip olacağızdır. İstediği yere, istediği gibi, istediği şekilde, istediği zaman girebilen bir ruh. Eğer bu ruh öldürülen bir ruhsa belki de musallat olabilecek bir ruh… İşte belki de bu yüzdendir ölüm dediğimiz şeyin bir son mu, yoksa bir başlangıç mı olup olmadığını tam anlamıyla bilemiyoruz. Artık atmayan kalpler, damarlarda dolaşmayan kan, çalışmayan organlar, kendilerini çürümekten alıkoyamayan kaslar ve artık ısınamayan soğuk vücutlar…
Bugün yolda yürürken işte bunları düşündüm. Tekrar. Ayak tabanlarımla adımlarımın şiddetini hissederken aslında “ben” dediğim şeyin bir yağ parçasından ibaret olduğunu fark ettim. Düşüncelerim, sevdiklerim, anılarım, kelimelerim, benliğim, duygularım, hislerim, algıladığım dünya… Hepsi işte bu yağ topundan ibaretti. Ya da öyle miydi? Peki ya ruh dediğimiz şey? Sizi bilmem. Ben ruhların varlığına inanırım. İnanmakla beraber, tam olarak nasıl olduklarını henüz anlamış değilim.
Evrendeki her canlının bir ruhu vardır bana göre. Bir ağacın, bir sincabın, bir insanın, bir çiçeğin, bir tomurcuğun, bir karıncanın ve hatta bir mikroorganizmanın… Hepsi ruha sahiptirler. Ölümsüz olmadıkları sürece tabi. Ölümsüz şeyler cana sahip değillerdir ve dolayısıyla da ruha da sahip olamazlar. Ölümsüz bir insan olsaydı o bir canlı olmazdı. İşte insanlar bu yüzden sonsuza kadar yaşayamazlar. Bir de hazır yeri gelmişken yaşamaktan da bahsedelim. Yaşamak ve hayatta olmak farklı kavramlardır bana kalırsa. Hayatta olmanıza rağmen çoktan ölmüş olabilirsiniz.
Bir kişi canlandıralım gözümüzün önünde: Eşini, çocuklarını kaybetmiş. Dünyada en çok değer verdiği her şey elinden kayıp gitmiş. Tutunabileceği bir dal kalmamış. İşte. Eğer bu kişi gerçekten de tüm anlamını yitirmiş ve eskisi gibi olamayacak hâle gelmişse o kişi artık bir ölüdür. Evet, hayatta olabilir. Kalbi atıyor, nefes alıyor olabilir. Ama o kişi bir ölüden farksızdır. Ölülerin de amaçları yoktur çünkü. Tutunacak dalları -ihtiyaçları olmadığından biraz da- yoktur.
Bundan elli yıl sonrasını düşünüyorum da… Ölüme gerçek anlamda çok yaklaşacağım zamanları… O yaşlı ben, geriye dönüp baktığında ne görecek? Şimdiki benin geleceğe baktığında görmek istediği şeyleri mi görecek acaba? Yoksa beni çocuğu gibi görüp teselli mi edecek? Geçmişteki beni? Sahi. Ölüme bir gün daha yaklaştım ben. Ölüm bir gün daha bana yakın. Şimdiye kadar hiç olmadığım kadar yakınım ölüme. Ya da ölüm bana.