Martin Eden’i bilir misiniz? Jack London’ın en meşhur kitaplarından biridir. İlk kez ortaokul yedinci sınıftayken okumuştum Jack London’ı. Beyaz Diş... En sevdiğim kitaplardan birisidir. O günden sonra Jack London okumaya başladım. Jack London, Han Kang’ın yanında en sevdiğim yazarlar arasındaki yerini o günden beri korumakta. Hâliyle Martin Eden kitabını da okudum. Açıkçası kalın bir kitaptı. O kadar akıcıydı ki ne zaman başladım ne zaman bitirdim belli olmadı. Sanki 150 sayfalık bir kitap okumuşum gibi hissettim. Tabii bu akıcılıkta çevirmen Levent Cinemre'nin usta çeviri de etkili olabilir.
Ama bu yazı bir kitap yorumu değil. Ne Jack London’ı öveceğim ne de Martin Eden’i. Sadece şunu söylemek istiyorum: Sanırım artık Martin Eden’i daha iyi anlıyorum. Görünen o ki zamanında o kitabı hakkıyla okuyamamışım.
Bir kitap okuduğum zaman bir daha okumamaya özen gösteririm. Çünkü bir daha aynı kitabı okursam kitabım kafamdaki büyüsünün kaybolacağına inanırım. Ama bu kitaptan çıkartacağım bir çok ders var sanırım.
Martin kim? Ruth kim? Ruth hayatta istediği her şeyi elde etmiş bir burjuva. Hayatına başlamış. Kültürel etkinlikler, Latince, müzik, gezi ve eğlenceler… Hayattan tat almaya erken başlamış. Martin? Martin öyle mi… Tam zıttı. Martin, Ruth’a âşık olduktan sonra onun seviyesine ulaşmak için elinden gelen her şeyi yapıyor. Çünkü kendisi, Ruth’un yanında bir hiçten ibaret. Ruth için sıradan günlük şeyler Martin’in hayatında hiçbir zaman yapmadığı şeyler. Ruth’un varlığından bile haberi olmayan şeyler Martin için birer lüks. Ruth olabildiğine özgürken Martin kendi zihninin parmaklıkları arasına sıkışmış durumda. Onlar farklı dünyaların farklı insanları. Martin hayatına daha başlayamamış bile. Zaten Martin, Ruth’a layık mı ki?