2025 yılının haziran ayında Bolu'daki köyümde yazı çalışmaları yapıyordum. Yazdığım onca öykü arasından "Altın Sarısı Tarlalar" isimli bu öykü dikkatimi çekti. "Bunu biraz daha uzatabilirim ya..." diyerek ayrı bir belge açtım. Böylece ilk kitabım Altın Sarısı Tarlalar doğmuş oldu. Kitabı yazmayı bitirdiğimde de on birinci bölüme en başta yazdığım öyküyü koydum. Birazdan romanım Altın Sarısı Tarlalar'ın ilk halini okuyacaksınız. Satın almak için buraya tıklayabilirsiniz.
Uyanılmış serin bir günün sabahı… Güneş hâlâ tam olarak doğmuş değil. Ufukta; yeşil, uzun ve yaşlı çam ağaçlarından oluşan ormanın üstünden koyu bir turuncu tonu görünüyor. Hava gündüz ile gece arasında sıkışmış gibi. Gecenin karanlığı ve gündüzün parlaklığı bir arada ışıldıyor.
İki katlı evin dış kapısından adımını dışarı attı. Üstü tozla kaplı merdivenlerden inip, irice çakıl taşları serili toprağın üstünden yürüyerek; henüz birkaç yıllık, üstü parazitlerin tutunamaması için bembeyaz kireçle kaplı, ufak, yeşil çatılı tahta kümesin kapısına yöneldi. Çakıl taşlarının çıtırtısı, çamların çığlığına karıştı. Sürgüyü çekti ve kapıyı serbest bıraktı. Daha yeni uyanmış altı tavuk sırayla tüneklerinden aşağıya, kümesin tabanına atlayıp dışarı çıktı. Yaptıkları ilk iş; el yapımı, birkaç tahtanın birbirine çakılması ile yapılmış, basit ve sıradan olmasına karşın işlevsel tahta yemliğe koşmak oldu.
Artık yemliğin önünde yemek yemek için sabırsızlanan tavukların karnını doyurmak için üstü hafifçe tozlanmış; dibinde, daha önceden içinde bulunan yemin artıkları bulunan, gecenin soğuğu ile soğumuş teneke tabağı eline aldı. İçinde buğday tohumlarının olduğu mavi, uzun varilin; siyah, kalın plastikten yapılma kapağını açtığında yüzüne buğday kokusu çarptı. Ciğerlerini bu koku ile doldurdu… Elindeki tabağı varilin içine daldırdı. Bir tabak dolusu yemi yemliğe döktü. Şimdi ise sırada diğer işler vardı. Bunların başında bahçenin öbür ucunda bulunan, tavukların girmeye izinlerinin olmadığı, görece küçük, içinde; patatesten domatese, biberden salatalığa, ahududundan üzüme kadar türlü bitkilerin olduğu bahçeyi sulamak vardı.
Hortumu; çiçek açmaya hazırlanan, yemyeşil, boy atmış patateslere doğru tutarken tekrar ufka baktı. Aklına çocukluğundaki huzur dolu anları geldi. Uyandığında duyduğu kumru, saksağan, serçe, güvercin, kızılgerdan ve çitkuşu sesleri… Düşüncelerinden sıyrılıp kafasını kaldırdığında ufuk, artık o belirgin turuncusunu kaybetmişti. Güneş ise çoktan ufkun üzerinde bir karış yükselmişti. Güneş, artık cildini ısıtıyordu. Tarlalara yatay açıyla gelen güneşin sarı ışınları ovayı bir altın gibi parlatıyordu. Altın sarısı buğday tarlaları artık daha da belirgindi. Az ilerilerindeki tepelerde bulunan yeşil çam ormanları ise bu altın görünümlü tarlaları daha da belirginleştirmeye çabalıyorlardı.
Kuş ötüşlerinin artışı düşüncelerini de tetiklemiş gibiydi sanki. Hortumu tutarken ufka baktı. Altın tarlalar, ona anılarını hatırlattı; elleri titredi, kalbi burkuldu… Aklına geleni düşünmek istemiyor gibiydi… Özlemi artıyordu… Daha sonra işini bitirmek için hortumu tekrar eline aldı ve musluğun vanasını kapatmaya yöneldi. Güneşin ışığında parlayan altın sarısı tarlalara son kez baktı.